<
<
Ne zaman bir yerde yemek yiyecek olsam -kendisini x kod adıyla analım- yemeğin seçenekleri dahilinde karışık x varsa karışık x'i seçerim. Çok çok yıllar önce bir dershanenin sloganından hatırlıyorum seçmek diğerlerinden vazgeçmektir sözünü. Sözü burayla bağdaştırmamı istediklerinden emin değilim ama şimdi tam burda aklıma o geldi. Demek ki ben malzeme seçimine yani diğer malzemelerden vazgeçişe bile yüreği dayanamayacak, herkesi kucaklayacak, özü sözü bir, herkesin yiyicisi'yim de bu yüzden hep karışık seçiyorum. Konuya böyle bir açıklık getirebildim.

*

Ana dilleri aynı olmayan iki sevişen'in o büyülü anlarda istedikleri şeyleri istedikleri akıcılıkta söyleyemeyeceklerini tüm insanlık bir araya gelsek kabul edebilir miyiz? Onlar söyleyebilse de karşı tarafta düşünülen etkiyi yapamayacağını? Peki, son soru: Doğa bize sürekli kültürel bir aynı'nın içinde kalmamızı öğütlüyor olamaz değil mi? Zannetmiyoruz?

*

İnsanın yürürken ayakkabısının bağcıklarından birisinin çözülmesi büyük talihsizlik. Ama durup o çözüleni bağlar bağlamaz diğer hiç çözülmemiş olanın insana daha bir gevşek ve daha az güven verici gelmesi, bundan dolayı daha az sevilir olması büyük bir haksızlık değil mi? Haydi buna değil dedik. Ancak şunu itirazsız kabul etmeliyiz ki, insanın tüm bu şeylerin kendi bacaklarının yürümesi yüzünden olduğunu düşünememesi ciddi bir düşüncesizlik örneği.

*

Üzülenle üzülmek kolay da üzülmeye çalışmak gayet zor bir hadise. İnsanın yakınındaki adamda olmasa hiç umursamayacağı şeylerle fazla büyütüldüğünü düşünüp söyleyemediği şeylerde şekilden şekile girmesi biraz sıkıcı, biraz stresli ama galiba arkadaşlığın selameti açısından gerekli bir şey. Ha bir de böyle anlarda serinkanlı görünüp akılcı tavsiyeler vermeliyim hissiyatı ve bunun yanında uzaklara dalıp düşünüyor gibi yaparken kaşların aldığı şekil var ki, fazla bir çaba göstermeden beni benden alırlar, o daldığım uzaklara götürürler.

*

Yüz dakikalık bir filmin müziklerine bayılıp kalabildiğimi düşünürsek yalnızca iki defa izlediğim bir dizinin müziklerini de çok sevmiş olmamı yadırgayamayız. Ama insan tam da Cevdet Bey ve Oğulları'nı okurken dizinin de yeni çıkmış müzik albümünü dinlemeye kalkışınca ve tüm bunları da hayat, ne için, hangi tutkuyla? düşüncelerinin arasından kalkmaya hiç niyetinin olmadığı zamana denk getirince 50'lerin 60'ların İstanbul'unda loş bir sokakta boğazlı kazakla, biraz üşüyerek, ağzından dumanlar çıkarak, kısmen sarhoş ve tümüyle depresif yürümek dışında kendisine hiçbir şeyin iyi gelemeyeceğine inanıyor.
/div>
<<


<1Yorum: