<
<
İnsanlık mağara duvarlarına ilk resimleri çizmeye başladığında işin içinde iletişimin yanısıra birşeyleri kaydetme olayının da yer aldığını keşfedebilmiş miydi acaba diye kendime sorup duruyorum. Eğer keşfedebilmişlerse canları sıkıldığında ailece toplanıp mağara duvarı resimlerini seyrederek hüzün, sevinç, en azından bir iç çekiş yaşamış olmalılar. Gidilen avlar, görülen hayvanlar, çocukların küçüklük resimleri onlarda bir şeyleri harekete geçirmiştir mutlaka. Ama bunun yanısıra o vakitlerde aslolan iletişim olduğundan var olan resimleri, yenilerini çizecek yer kalmadığı için, silmek zorunda kaldıklarında, ya da bütünüyle mağara değiştirdiklerinde hayatlarında gerçekten yepyeni bir sayfa açmış oluyorlardı besbelli. Çok zahmetli bir iş doğrusu. Papirüslere yazmanın akıl edilmesinin bir sebebi de bu sonu gelmez duvarda yer kalmadılar mıdır dersiniz? Ben demek isterim ama konuyu fazla sulandırmamak için ve asıl yazmak istediğim şeylere de yer kalsın gayesiyle bu seferlik susuyorum.

Her ne kadar teknoloji gelişiyor, feza çağındayız desek de hala ellerimizle ve yarattıklarımızla beynimizde dokunamadığımız pek çok nokta var. Hatta o kadar çok ki bu noktalar, ne kadar olduklarını bile bilemiyoruz. Duygulara ulaşma açısından o kadar zayıf haldeyiz aslında. Daha çok çalışmamız lazım. Bakın şu ilk insanlardan son insanlara kadarki gelişimimizde yaşadıklarımızı daha sonra hissedebilme konusunda ne kadar ileriye gidebildik? Bence başladığımız noktadan bir adım ileride değiliz. Hâlâ seslerdeyiz, melodilerdeyiz ve kokulardayız. Ne yazı, ne fotoğraf, ne video görüntüleri eski beni bana yaşatmaya yetiyor. Yetmeyi bırakalım, bir yardımcılıkları bile yok. Bir fotoğrafa bakarken o zamanlardaki duygularımı hissettiğimi hiç hatırlamıyorum. Ama koku öyle mi, tabii ki değil. Bugüne kadar etkilendiğim tüm kadınlara bakarsak, onlara olan ilgimi günün birinde birebir hissetmeyi kesinlikle parfümlerine borçluyum. Bir alışveriş merkezi kalabalığında eğer birden bakışlarım değişir, burun deliklerim büyürse biliniz ki o kokulardan birini duyuyorum. Yok eğer bir arkadaş çevresi sakinliğinde bu kokuyu duyuyorsam bu kadar bariz tepkiler veremiyorum ancak o kokuya sahip olan kişiye apayrı bir saygı ve ilgi gösterdiğimi de inkar edemem. Yeni basılmış kitap kokuları da apayrı bir dünya. Bu kokuyu ne zaman duysam okulun hemen yanıbaşındaki kırtasiyeden içeri girip, o kırtasiyenin vaktiyle bana her okuldan dönüşümde yanına uğradığımda elimdeki paranın miktarına bakmaksızın öykü kitabı vermiş olan iyi kalpli sahibiyle konuştuğumu hissederim. Bu kokuyla ayrıca okulun açılıyor olduğu günlerde şehrimin malum sıcağı henüz sönmemiş olduğundan yaz tatiliyle keskin bir ayrım yaşayamamış zihnimin bulanıklığı ilk peydah olduğu yere gelir, kurulur.

Şarkılarda hemen hemen aynı durum geçerli, ancak şarkıları kişilerle özdeşleştiremiyorum. Kişiler ve onlarla olan yaşanmışlıklar yerine şarkılar tüm mekanı olduğu gibi içine alıp saklıyor ve ne zaman melodileri ortalığa saçılsa o sakladıkları da ortaya çıkıyor. Şarkı boyunca da ortalıkta duruyorlar. Ben küçükken, büyük bir deprem olduğunda bizim oralarda, evlerden çıkıp arabalarda uyuduğumuz günlerde Mirkelam'ın bir şarkısı vardı, jokerli bir şeydi, işte o şarkı benim o günlerde yaşadığım tüm korkuyu, tüm yıkılmışlığı, o yaşlarda bile hissettiğim psikolojik çöküntüyü itinayla toplayıp saklamış. Ne zaman o şarkıyı duysam o berbat günlerime dönerim. Şimdi bulup buluşturdum ve görüyorum ki Mirkelam hâlâ o gaddarlığından bir şey kaybetmemiş. Fakat bunun yanında bir de Yeni Türkü vakası var ki o bambaşka bir yönde ilerlemiş. Her ne kadar o dakikalarda kanımdaki organik bileşiklerlerden bazıları nedeniyle her şeyin çok farkında olamamış olsam da Devrim'i, tribünlerdeki kalabalığı, yerlerdeki mumları ve daha pek çok şeyi tekrar yaşayabiliyorum. Ha pardon, Madeleine Peyroux mu vardı bir de? Onu yazamıyorum bile. Ne yazık ki zihnimin işleyişini durduran notaların yaşattıklarını yazmayı henüz öğrenemedim.

Yaşamımdan yıllar geçip gittikçe her şarkı, her koku zenginliğim olmaya devam ediyor. Kolay değil, hepsi mutluluk saçmıyor, hüzün de bollukta ama insan ilerideki yaşlarını düşününce şimdikiler için bunlar da ne ki demesi gerektiğini düşünüyor. Galiba hazır olmalıyım, bir kokuya bağlanabileceğim, neşeli bir şarkıya ağlayabileceğim yıllara doğru gidiyorum.

Kendimi durduramıyorum.
/div> <<


<2Yorum:
Yorum Gönder/div>

<
<4 Kasım 2007 20:34/a>, <Blogger miso/b>

Öncelikle kocaman bir hoşgeldin. Gözümüz yollarda kaldı desem yalan olmaz :)

Senin de dediğin gibi teknoloji gelişiyor ve cidden benim anlamadığım kadar ileri bir çağdayız, ama... Bu ama ne kadar büyük, değil mi? İçimizde hala o ilkçağlardaki ilkel insan var; yemek, uyumak, sevişmek ve diğer bütün temel güdüleri için yaşayan. Diğer her şey teferruat aslında, yalnızca birer araç.

Kokulara gelince... En hassas noktamdan bahsetmişsin. Duyduğumuz kokular, büründüğümüz kokular ve seçtiğimiz kokular hep farklı galiba. O güne damgasını vuran, o günden sonrakileri bir şekilde etiketleyen kokular. Sevilen, beğenmesi istenen için sürülen kokular. Ve kokuların elini bırakmayan görüntüler, anlar, şarkılar. Benim için de Ezginin Günlüğü konseri çok derin bir anı; kokusu hala burnumdan gitmeyen. Belki de bir çok şeyle bütünleşen. Kocaman bir resim haline gelen.

marruu/p> < 

<
<5 Kasım 2007 04:58/a>, <Blogger Ali Kayhan/b>


O zaman benden de öncelikle kocaman bir hoşbulduk.

O ama dediğiniz gibi çok büyük ama hayata da bazen o ama'nın içindekileri keşfettikçe güzelleşiyor değil mi? İyi, diyor insan, robot olmuyoruz. :)

Kokuların ve Ezginin Günlüğü'nün sizin için önemini biliyorum. Umarım bu beğendiğiniz koku ve anılardan daha pek çok yaşarsınız.

Sevgiler./p> < 

<

Yorum Gönder/div> <<
<