<
<İki küçük cam parçası, bir yarım çerçeve/div>
<
İlk olarak ne zaman başladı tam bilmiyorum ama ortaokul günlerimin birinde sınıfta tahtayı yeterince iyi göremediğimi fark etmiştim. Arka arkaya dizilmiş beş sıradan ve bu beşerli sıraların buluştuğu üç ayrı gruptan oluşan sınıfta zaten üçüncü sıradan daha arkaya bir yere oturmamıştım ama gün geldi tahtaya bu yakınlık yetmemeye başladı. Konu hakkında o zamanlarda bildiklerim yalnızca gözlük takılması gerektiği olduğundan tam o günlerde fen bilgisi dersinde işlediğimiz göz kusurları konusu hızır gibi yetişti imdadıma. Tüm kusurları inceleyip kendime teşhisi koymuş, gözlerimin nasıl bir fiziksel değişim içinde olduğunu öğrenmiştim. Hayal gücümün her geçen gün kendini aştığı yaşlardaydım ve kendi kendime tüm bunlara birer neden-çözüm bulmaktansa bu bilgilerle karşılaşıp olası zihinsel serbestliği engellemiş olmam bu gücü biraz gücendirmişti.

Hani televizyonu çok yakından izlemek küçüklüğümüz için büyük bir kötü alışkanlıktır ya, ben bu olaydan sonra bir süre tahtaya yakın oturmayı da buna benzer düşünmüştüm. Doğru ya, gözlerimiz yakından görmeye alışıyor ve daha sonra kendini uzağa göre ayarlayamıyorlardı. Aslında çok haksız sayılmazdım. Ölçek farkı vardı sadece. İşin kibiri şurada ki, o zaman da aslında çok haksız olmadığımı biliyordum. Hatta bu kusurumun çoklukla okumaktan, hatta işin içine biraz daha kibir katarsak nitelikli okumalardan kaynaklandığını bir yerde yine okuyunca tamam dedim kabul ediyorum o zaman seni. Hoşgeldin kusurum!

Şimdi bunlardan sonra hemen bir göz doktoru, gözlük hikayesine başlamam lazım. Ama ne yazık ki hayatımın diğer alanlarında olduğu gibi burada da bu gerekliliği yerine getiremiyorum. Ancak mazaretim bu sefer daha geçerli sanırım. Çünkü ben iki yıl yarı görür yarı görmez yaşadım. Şimdi yukarıdaki iki paragrafın iki aydan bahsettiğini düşünürsek bu gözlük hikayesine geçene kadar bu yazıda bırakmam gereken iki yıllık boşluğun burada ne kadar münasebetsizce duracağını tahmin edersiniz herhalde. O yüzden bu sefer kendime hak veriyorum. Aslında o iki yılda da çok bir sorun yaşadım mı kestiremiyorum. Hiç başım ağrımadı, derslerim hiç aksamadı, hatta zekamı geliştirdiğinden bile şüphelenirim bu olayın. Kolay değildi tabii ki tahtadakileri görmeden, zihinden tamamlamalar yapmak, tahtada ne yazdığını görmeye değil anlamaya çalışmak. Bir getirisi olmalıydı elbet. Bir tek dershanede, eğer hava kapalıysa, değil tahtada ne yazdığını anlamak bir şeyler yazıp yazmadığını bile anlamıyordum. O anlar acı vericiydi, onları unutmam. Ama gözlüklü bir sıra arkadaşım vardı ve teoride deftere aynı şeyleri yazmamız gerektiği için ben de onun defteri-benim gözüm yakınlığından çokça faydalanıyordum. Fırsatçıydım.

Liseye geçerken kendime bir hayat planı yaptığımı hatırlıyorum. Bu planın birinci basamağı bir gözlük almaktı. Artık da vardı cümlede. Ev ahalisine bu konuyu açtığımda aile içi güvenilirlik derecemi de sınava tutmuş oluyordum aslında. Sonuç tam bir hüsrandı. Konuya açtığım her iki kişiden ikisi beni inandırıcı bulmadı. Yeni okulumun kayıt sabahından sonra babamı öndeki arabanın plakasını okuyamadığıma ikna edince biraz başarılı olduğumu fark ettim. Zaten tam o anda gölün üzerinde üniversiteye doğru yol almaktaydık ve beni muayene edecek göz doktoru mu yoktu sanki orada, ama ağızdan dökülen yine de bir bakarızdı. Baktık, hemen o gün. Çok harflere baktım, hiç kopya çekmeden okumaya çalıştım. Doktor inanamadı bu şekilde hayatımı sürdürebildiğime. İki küçük cam parçasını temsil eden grafiklerin üzerine biraz rakam da o ekledi. Birkaç tavsiye, tamamdı galiba. Ertesi gün canlı kanlı, güzel çerçeveli bir gözlük. Hem de üç boyutlu.

Ama gözümden çok cebimde. Bir süre takamadım. Hele topluluk içinde beni benden uzaklaştırıyormuş gibi geliyordu. Tek bir gözlükle suratım, insanların bana bakışları değişiyor sanıyordum. Çok işe yarıyordu ama ne de olsa bir kusurun en görünür tedavi çabasıydı. Yakın çevremde de gözlüklü kimse olmadığı için kendimi kalabalıklar içinde yalnız hissediyor ve klişe söz gruplarına olan ilgimi itiraf ediyordum. Bakın, hâlen ilgiliyim. Daha sonraları gözlüğümle birbirimize alıştık tabii ki, ayrı geçen yıllarımıza ağladık. O bana her şeyi net göstermeye söz verdi, ben de ona her koşulda özen göstermeye. En çok camlarını silecek bezlere dikkat ederdi, ben de en iyilerin elinden en iyilerini buldum sonra. Cidden.

Aslında bu yazıyı hiç böyle yazmayacaktım ama insan her zaman yazdıklarının nereye gideceğini kestiremiyor. Gözlük kullanmanın ne gibi ilginçlikleri olduğundan, nelere dikkat edilirse iyi olacağından, dünya üzerindeki ilk takılabilen gözlüğün kimin tarafından icat edildiğinden bahsedecektim. Bir de diyecektim ki: Ben gözlüklü insanları severim. Onlar doğdukları hallerine olabilecek en düşük fedakarlıkla bir şeyler eklemişler, yollarına öylece ekleye ekleye devam etmişler gibi gelir bana. Yani yukarıda da dediğim gibi okumuşlar, yazmışlar gibi gelir. Bu yüzden gözleri bozulmuş gibi gelir. Bir götürüsü olmalıydı elbet derim. Sonra gözlük takmışlar gibi gelir. Bir getirisi olmalıydı elbet derim.

Böylece düşünür, karmaşayla anlatır, giderim.
/div> <<


<3Yorum:
Yorum Gönder/div>

< < <
<2 Aralık 2007 20:25/a>, <Blogger Ali Kayhan/b>


Gözlük kullanmanın en büyük zorlukları saydıklarınız galiba. Bir de Ankara'da içerisi ile dışarısı arasındaki sıcaklık farkından dolayı buğulanma sorunu var. Ama yine de bu zorluklarına karşın kırılmasınlar diye uğraştıracak kadar hatırları var en azından değil mi? :)



Merhaba Gülçin,

Öncelikle hoşgeldiniz. Hep gelin olur mu?

Ben de gözlük kullanmaya 3.5'la başlamıştım. Ama son olarak 2 yıl önce gözlük aldığımda 3'e düşmüş dedi doktor. Şimdi kaç bilemiyorum ama gözlüğümle iyi anlaşacak kadar görüyorum. Lens hakkında benim de çekincelerim var. Umarım sizin de gözlüğünüzle olan iyi ilişkiniz devam eder. :)

Sevgiler./p> < 

<

Yorum Gönder/div> <<
<