<
<
Çok da iyi hatırladığımı söyleyemem. Ama önemli bir şeyler olduğunu kesinlikle o zamandan fark etmiştim. Tüm televizyonlarda aynı şeyden bahsediyorlardı çünkü. Aylardan kasımdı, o kasımın üçüncü günüydü. O günün akşam saatlerinde, meşhur ayranından haberdar olmak şöyle dursun (ki zaten bizim buralarda bir tek Misis ayranı bilinir) adını dahi duymadığım o ilçemizde bir kamyon bir Mercedes'e çarpmıştı. Ve bu çarpışmayla o ilçe, Susurluk, tüm olağanlığını daha doğuramadan yitirmişti gözümde. Şöyle desem daha dolambaçsız olur galiba: Susurluk, o akşamdan itibaren yer adı ifade edemeyen nadir yer adlarından biri oldu benim için. Hâlâ da öyle.

Çok ilginç bir dalgalanma vardı o gün ve daha sonraki günlerde evde, yolda sokakta ve televizyonda. Bir gerilim müziği benim aklımda kalan. Zifiri karanlık. Göz gözü görmüyor derler ya hani, bu daha da karanlık, bağırsanız sesiniz de duyulmuyor. Sonra bir trafik kazası efekti veriliyordu bu karanlığa ve hemen ardından iddialı bir erkek sesi büyük puntolarla Artık Türkiye'de hiçbir şey eskisi gibi olmayacak diyordu. O yaşta ben, aslında ölenlerin ve yaralanan adamın adlarını daha önce hiç duymamıştım ama bir polis, bir milletvekili ve bir katili adları ne olursa olsun dostane ilişkiler içinde bağdaştıracak değildim. Anlaşılabilir bir boşluk hissi yaşadığımı hatırlıyorum. Çünkü ben her zaman polislerden çok korkmuştum ama yine de onlar iyiyi oynamalıydılar bize anlatıldığı kadarıyla. Ya da milletvekili. Hiçbir şeyleri olmasa yasallıkları yetmeliydi bunların. Ama yetmiyordu demek ki. O zaman biz de saat tam dokuzda ışıkları bir dakikalığına önce kapatarak, sonra sürekli kapatıp açarak, sonra da tencere tava bulup çalarak bu yetersizliği cümle aleme duyurmalıydık. Balkonun lambası benim kontrolümdeydi. Günden güne kendimi geliştiriyor ve kolay değil ciddi ciddi toplumsal bir eyleme katılıyordum. Ama olmadı. Yani ben görevimi eksiksiz yaptım da bu şeyler hiçbir zaman eylem olmadı. Kişisel tatminimiz üst seviyedeydi. Susma, sustukça sıra sana gelecek gibi güzide bir slogan da yanımıza kâr kalmıştı. Bu kadar. Ne mutlu.

İnsan mantığının düzgün çalışmasını engelleyen, aşırı duygusal şeylerle o eylemli akşamlardan beri aramız bozuk. Öncesinde nasıldı onu da bilmiyorum açıkçası. Bayrak şiiri okurken duygulandığımı hatırlamıyorum. Bir ırkım olduğunu da fark etmemiştim muhtemelen o akşamlarda. Sadece dokuz yaşındaydım. Ülkemi seviyordum ve onun için iyileri ve kötüleri ayırt etmeye çalışıyordum. İstismar sözcüğünü henüz öğrenmemiştim belki ama kutsal sözcüğünün hemen yanıbaşında o da yavaş yavaş beliriyordu artık. Hem de kolayca, hiç zahmet vermeme gerek kalmadan.

3 Kasım'lar işte hep bu istismarı kafamda döndürdü dolaştırdı, yakıp yakıp söndürdü. 1996'da da böyle oldu 2002'de de. Ama insan unutuyor bazen. Olağanlaştırıyor. Hayatın karmaşasına terk ediyor. Umutlarıyla birlikte tabii. Olan umutlara oluyor gerçi, çünkü umutlar gelmiyor ama istismar zaman zaman geri dönüyor. Şimdi çok kişi göz altına alındı ya. Koşa koşa geldi yine inanır mısınız? Yanında getirdiği yüzlerden gerçek anlamıyla korktuklarım var. Hiç silaha dokunmadan insanların kanına girmeyi başarabilmiş bir avukat var mesela. Küçük adamlar var. Büyük teşkilatın üyeleri var. Yeminciler var. Bu yeminle evlenen gençler var. İşin kötüsü bu gençlerin yetiştireceği doğmuş ya da doğacak çocukları var. İşte bugün neyi izlesem, neyi okusam, bunlar ve istismar kolkola girmiş, kutsalı bir ipin ucuna bağlamış halde sürükleye sürükleye dolaştırdılar zihnimde. Bir karanlık köşelerinde, bir aydınlık köşelerinde. Umutsuzluğum öyle derin ki göz altına alanlarla alınanları yan yana koyup baktığımda gülsem mi ağlasam mı bilemiyorum. Hangi amaca, zamanlamaya, açıklamaya baksam böyle. Ama onların ayaklarının altında kalmış olanlara baktığımda simsiyah bir acı hissettiğim kesin.

Bir trafik kazası efekti veriliyordu bu karanlığa ve hemen ardından iddialı bir erkek sesi büyük puntolarla Artık Türkiye'de hiçbir şey eskisi gibi olmayacak diyordu. Ama yok canım benim yok, çok şey eskisi gibi. Baksana yaşım çok ilerledi benim ama o kasım ayında duyduğum adları yine duyuyorum. Aralarına yenileri katılıyor, ses efektleri değişiyor, hepsi bu.

Umutlarımı kırdınız bir kere, artık oynamıyorum.




Hrant Dink’in öldürülmesine ilişkin tutuklanan
Yasin Hayal’ın eniştesi C.İ, tanık sıfatıyla duruşmada hazır bulundu.
C.İ, mahkemede verdiği ifadede, sanıkları 2004 yılından daha önceden
tanıdığını belirterek, "Hrant Dink’in öldürülmesinden 3-4 ay önce, kendilerine,
Yasin Hayal’in Dink’i öldüreceği yönünde bilgiler verdim. Kendileri de olayı
takip edeceklerini belirttiler" diye konuştu. Her iki sanığın da Trabzon’da
jandarma istihbaratta görev yaptığını bildiğini ifade eden C.İ,
"Dink, öldürüldükten sonraki pazartesi günü bu kişiler yanıma geldiler
ve konuştuklarımızı kimseye söylemememi istediler" dedi.
/div> <<


<2Yorum:
Yorum Gönder/div>

< <
<26 Şubat 2008 02:42/a>, <Blogger Ali Kayhan/b>


Evet artık çok aşinayız ve bu yüzden tepkilerimizi doğru ve etkili olarak ayarlayamıyoruz. İnsanlar kutsal sayılanları koruma cengaverliğiyle ortaya atılınca her ilişki normalmiş gibi geliyor. Tabii olan yine bunların kabul edilebilir olmadığını düşünenlere oluyor.

Yorumunuz için teşekkürler./p> < 

<

Yorum Gönder/div> <<
<